|
BÖLÜM 2
Evrim Teorisinin Kısa Tarihi
Evrimci düşüncenin kökeni, yaratılış gerçeğini reddeden
dogmatik bir inanç olarak antik çağlara dek uzanır.
Eski Yunan'daki ateist felsefecilerin çoğu evrim fikrini
savunmuştur. Felsefe tarihine bir göz attığımızda da,
evrim düşüncesinin pek çok ateist felsefenin belkemiğini
oluşturduğunu görürüz.
Modern bilimin doğması ve gelişmesinde ise, bu antik
ateist felsefenin değil, Allah inancının teşvik edici
rolü vardır. Modern bilime öncülük edenlerin çok büyük
bölümü Allah'ın varlığına inanan insanlardır ve bilimsel
çalışmalar yaparken de Allah'ın yarattığı evreni keşfetme,
O'nun kanunlarını, yaratışındaki detayları görme amacını
taşımışlardır. Leonardo da Vinci,
Kopernik, Keppler, Galilei gibi astronomlar,
paleontolojinin babası sayılan Cuvier, botaniğin ve
zoolojinin öncüsü olan Linnaeus, "yaşamış en büyük bilim
adamı" olarak anılan Isaac Newton gibi isimler, Allah'ın
varlığına, tüm evrenin ve canlıların O'nun yaratmasıyla
var olduğuna inanarak bilim yapmışlardır.7
Yüzyılımızın en büyük dehası sayılan
Albert Einstein da yine Allah'a inanan bir bilim adamıdır
ve şu sözlerin sahibidir: "Derin bir imana sahip olmayan
gerçek bir bilim adamı düşünemiyorum. Bu durum şöyle
de ifade edilebilir: Dinsiz bir bilime inanmak imkansızdır."8
Modern fiziğin kurucularından ünlü Alman fizikçisi
Max Planck ise şöyle demiştir: "Hangi alanda olursa
olsun bilimle ciddi şekilde ilgilenen herkes, bilim
mabedinin kapısındaki şu yazıyı okuyacaktır: 'İman et.'
İman, bilim adamının vazgeçemeyeceği bir özelliktir."9
Evrim teorisi ise, antik materyalist felsefelerin yeniden
uyandırılmasıyla gündeme gelen ve 19. yüzyılda yaygınlaşan
materyalist felsefenin ürünüdür. Materyalizm, başta
da belirttiğimiz gibi, doğayı yalnızca maddi etkenlerle
açıklamaya çalışır. Yaratılışı en baştan reddettiği
için de, canlı ve cansız her varlığın, hiçbir yaratılış
olmadan, rastlantılarla ortaya çıktığını ve düzen kazandığını
öne sürer. Oysa insan aklı, bir düzen gördüğünde mutlaka
bir düzenleyici iradenin varlığını kavrayacak şekilde
işlemektedir. İnsan aklının bu en temel özelliğine aykırı
olan materyalist felsefe, 19. yüzyılın ortasında "evrim
teorisi"ni üretmiştir.
Darwin'in Hayal Gücü
Bugünkü savunulduğu şekliyle evrim teorisini ortaya
atan kişi, amatör bir İngiliz doğabilimci olan Charles
Robert Darwin'dir.
Charles
Darwin
|
Darwin hiçbir zaman gerçek bir biyoloji eğitimi almamıştı.
Doğa ve canlılar konusunda sadece amatör bir ilgiye
sahipti. Bu ilgisinin bir sonucu olarak, 1832 yılında
İngiltere'den yola çıkan ve beş yıl boyunca dünyanın
farklı bölgelerini gezen H.M.S. Beagle adlı resmi keşif
gemisinde gönüllü olarak yer aldı. Genç Darwin, bu gezi
sırasında gördüğü farklı canlı türlerinden, özellikle
de Galapagos Adaları'nda gördüğü farklı ispinoz türlerinden
çok etkilenmişti. Bu kuşların gagalarındaki farkların,
çevreye uyum sağlamalarından kaynaklandığını düşündü.
Bu düşünceden hareketle canlılardaki bütün çeşitliliğin
kökeninde "çevreye uyum" kavramının olduğunu varsaydı.
Darwin bu düşüncesi ile, Allah'ın canlı türlerini ayrı
ayrı yarattığı gerçeğine karşı çıkmış ve canlıların
ortak bir atadan gelerek doğa şartları sonucunda birbirlerinden
farklılaştıklarını öne sürmüştür.
Darwin'in bu varsayımı hiçbir bilimsel bulgu ya da
deneye dayanmıyordu. Ancak Darwin, dönemin bilinen materyalist
biyologlarından aldığı destek ve teşviklerle, bu varsayımlarını
zamanla iddialı bir teori haline getirdi. Bu teoriye
göre canlılar tek bir ilkel atadan geliyorlardı ama
çok uzun bir süreç içinde küçük küçük değişimlere uğramışlardı
ve böylece farklılaşmışlardı. Ortama en iyi şekilde
uyum sağlayanlar özelliklerini gelecek nesillere aktarıyor,
böylece bu yararlı değişimler zamanla birikerek bireyi,
atalarından tamamen farklı bir canlıya dönüştürüyordu.
(Bu "yararlı değişimler"in kökeninin ne olduğu ise meçhuldü.)
Darwin'e göre insan da, bu hayali mekanizmanın en gelişmiş
ürünüydü.
Darwin hayal gücünde canlandırdığı bu mekanizmaya "doğal
seleksiyonla evrim" adını verdi. Artık, "türlerin
kökeni"ni bulduğunu düşünüyordu: Bir türün kökeni başka
bir türdü. Bu fikirlerini 1859 yılında Türlerin Kökeni
adlı kitabında açıkladı.
Ancak Darwin teorisinin pek çok açmazla karşı karşıya
olduğunun farkındaydı. Bunları kitabının "Teorinin Zorlukları"
(Difficulties on Theory) adlı bölümünde itiraf ediyordu.
Bu "zorlukların" başında, fosil kayıtları, canlılardaki
tesadüfle açıklanması mümkün olmayan kompleks organlar
(örneğin göz), canlıların içgüdüleri gibi konular geliyordu.
Darwin bu zorlukların ileride yapılacak yeni keşiflerle
çözüleceğini ummuş, bazılarına da çok yetersiz açıklamalar
getirmişti. Amerikalı fizikçi Lipson, Darwin'in bu "zorlukları"
hakkında şu yorumu yapar:
Türlerin Kökeni'ni ilk okuduğumda Darwin'in genelde
sunulan tablonun aksine, kendisinden pek de emin olmadığını
fark etmiştim. "Teorinin Zorlukları" başlıklı bölüm,
örneğin, çok belirgin bir güvensizlik yansıtmaktadır.
Bir fizikçi olarak, gözün nasıl ortaya çıkmış olabileceği
yönündeki yorumları karşısında şaşkınlığa düştüm.10
DARWIN
ZAMANINDAKİ İLKEL BİLİM VE TEKNOLOJİ |
|
Hücrenin
yapısının incelenmesi ancak elektron mikroskobunun
bulunmasıyla mümkün olabildi. Darwin zamanında
ise yanda görülen ilkel mikroskoplarla hücrenin
ancak dış yüzeyine ulaşılabilmişti. |
Darwin'in,
varsayımlarını öne sürdüğü dönemde genetik, biyokimya,
biyomatematik gibi bilim dallarının henüz hiçbiri
ortada yoktu. Sözünü ettiğimiz bilimler eğer Darwin'in
bu tezinden daha önce keşfedilmiş olsaydı, Darwin,
teorisinin tamamen bilim dışı olduğunu görecek
ve böyle anlamsız bir iddiaya kalkışmayacaktı.
Zira türleri belirleyen bilgiler genlerde mevcuttu
ve doğal şartların genlerde değişiklikler meydana
getirerek yeni türler türetmesi mümkün değildi.
Yine
o dönemde bilim dünyası, hücrenin yapısı ve fonksiyonları
hakkında son derece ilkel bir anlayışa sahipti.
Eğer Darwin elektron mikroskobuna sahip olsaydı,
hücredeki ve hücrenin organellerindeki akıl almaz
karmaşıklığa bizzat şahit olacaktı. Bu denli kompleks
bir sistemin küçük rastlantısal değişimlerle meydana
gelemeyeceğini kendi gözleriyle görecekti. Eğer
biyomatematikten haberi olsaydı, değil hücrenin,
tek bir protein molekülünün bile rastlantılarla
oluşamayacağını anlayacaktı. |
Darwin'in en büyük zorluğu ise, teorisinin sorunlarına
çözüm getirmesini umduğu bilimin gerçekte bu sorunları
dev boyutlara taşıması olacaktı.
Darwin teorisini geliştirirken, kendisinden önceki
pek çok evrimci biyologtan, özellikle de Fransız biyolog
Lamarck'tan 11 etkilenmişti.
Lamarck'a göre canlılar yaşamları sırasında kazandıkları
özellikleri sonraki nesle aktarıyorlar, böylece evrimleşiyorlardı.
Örneğin zürafalar, ceylan benzeri hayvanlardan türemişlerdi,
yüksek ağaçların yapraklarını yemek için çabalarken
nesilden nesile boyunları uzamıştı. Darwin de canlıları
evrimleştiren etken olarak, Lamarck'ın "kazanılmış özelliklerin
aktarılması" tezine başvurdu.

Mendel'in bulduğu genetik
kanunları, evrim teorisini açmaza soktu.
|
Oysa gerek Lamarck gerekse Darwin yanılıyorlardı. Çünkü
o dönemde canlılık çok ilkel bir teknoloji ile çok yetersiz
bir düzeyde incelenebiliyordu. Genetik ve biyokimya
gibi bilim dallarının henüz adları bile yoktu. Teorileri
sadece hayal gücüne dayanıyordu.
Darwin'in kitabının yol açtığı yankılar sürerken Avusturyalı
botanikçi Gregor Mendel 1865 yılında kalıtım kanunlarını
keşfetti. Mendel'in yüzyılın sonuna kadar pek duyulmayan
keşifleri 1900'lü yılların başında genetik biliminin
ortaya çıkmasıyla önem kazandı. Yine aynı yıllarda genler
ve kromozomların yapısı keşfedildi. 1950'li yıllarda
genetik bilgiyi saklayan DNA molekülünün keşfi ise teoriyi
büyük bir krize soktu. Çünkü hem canlılığın Darwin'in
sandığından çok daha kompleks olduğu, hem de Darwin'in
öne sürdüğü evrim mekanizmalarının geçersizliği ortaya
çıkmıştı.
Bütün bu gelişmelerin, Darwin'in teorisini tarihin
tozlu raflarına kaldırması gerekirdi. Ancak belli çevreler
ısrarla teoriyi yenilemeye ve her ne şekilde olursa
olsun bilimsel platforma yerleştirmeye çalıştılar. Bütün
bu çabalar, teorinin ardında bilimsel kaygılardan çok
ideolojik birtakım hedeflerin olduğunu göstermesi açısından
oldukça anlamlıydı.
Neo-Darwinizm'in Umutsuz Çabaları
Darwin'in teorisi 20. yüzyılın ilk çeyreğinde keşfedilen
genetik kanunları karşısında tam anlamıyla bir açmaza
girmişti. Bunun üzerine Darwin'e sadakat göstermekte
kararlı olan bir grup bilim adamı, 1941 yılında Amerikan
Jeoloji Derneği'nin düzenlediği bir toplantıda biraraya
geldiler. G. Ledyard Stebbins ve Theodosius Dobzhansky
gibi genetikçilerin, Ernst Mayr ve Julian Huxley gibi
zoologların, George Gaylord Simpson ve Glen L. Jepsen
gibi paleontologların uzun tartışmalar sonucunda vardıkları
sonuç, Darwinizm'e yeni bir "yama" yapmak oldu.
Bu kişiler, Darwin'in açıklayamadığı ve Lamarck'a dayanarak
çözmeye çalıştığı "canlıları geliştiren
yararlı değişikliklerin kaynağı nedir?" sorusuna, "rastgele
mutasyonlar" cevabını verdiler. Darwin'in doğal
seleksiyon tezine mutasyon kavramının eklenmesiyle ortaya
çıkan bu yeni teoriye de "Modern
Sentetik Evrim Teorisi" adını koydular. Kısa
sürede bu yeni teori "neo-Darwinizm"
olarak bilindi ve teoriyi ortaya atanlar da "neo-Darwinistler"
olarak anılmaya başlandı.
Bundan sonraki onyıllar, neo-Darwinizm'i ispatlamak
için yapılan umutsuz girişimlere sahne oldu. Mutasyonların,
yani bir canlının genlerinde dış etkenler sonucunda
meydana gelen kopma, yer değiştirme ve bozulmaların,
her zaman için hasara yol açtığı biliniyordu. Ancak
yine de neo-Darwinistler binlerce
deney yaparak "faydalı mutasyon" örneği oluşturmaya
çalıştılar. Tüm bu çabalar hep fiyasko ile sonuçlandı.

Stephen
Jay Gould |
Neo-Darwinistler, öte yandan da, ilk canlı organizmaların,
teorinin iddia ettiği gibi ilkel dünya koşullarında
tesadüfen ortaya çıkmış olabileceğini ispatlamaya çalıştılar.
Ancak aynı fiyasko bu alanda da yaşandı. Canlılığın
tesadüfen ortaya çıkışını ispatlamayı hedefleyen deneylerin
hepsi başarısız oldu. Olasılık hesapları, canlılığın
yapıtaşı olan proteinlerden tek bir tanesinin bile tesadüflerle
oluşamayacağını ortaya koydu. En küçük canlı birimi
olan hücre ise -evrimcilerin iddia ettiği gibi- ilkel
ve kontrolsüz dünya koşullarında rastlantılar sonucu
oluşmak şöyle dursun, 20. yüzyılın en ileri teknolojilerine
sahip laboratuvarlarında bile sentezlenemedi.
Neo-Darwinist teori, bir yandan da fosil kayıtları
tarafından hezimete uğratıldı. Yıllar süren arkeolojik
çalışmalarda bulunan fosiller arasında, neo-Darwinist
teorinin öne sürdüğü gibi, canlıların ilkel türlerden
gelişmiş türlere kademe kademe evrimleştiğini göstermesi
gereken "ara geçiş formları"na dünyanın hiçbir yerinde
rastlanamadı. Yürütülen karşılaştırmalı anatomi çalışmaları
ise, birbirlerinden evrimleştikleri varsayılan canlıların
çok farklı anatomik özelliklere sahip olduklarını ve
asla birbirlerinin atası ya da devamı olamayacaklarını
gösterdi.
Ama neo-Darwinizm bilimsel bir teori değil, ideolojik
bir dogma, hatta bir tür "batıl din"di. Öyle ki neo-Darwinist
teorinin en önde gelen kurucularından biri olan Julian
Huxley, 1958'de yayınladığı Religion Without Revelation
(Vahiysiz Din) adlı kitabında bunu açıkça ifade etmişti.
Huxley, evrimin neden bir din olduğunu bir başka yazısında
da şöyle açıklıyordu:
Bir din, temelinde dünyanın geneline yönelik ve hepsini
kapsayan bir bakış açısıdır. Dolayısıyla evrim, bir
zamanlar Tanrı'ya inancın üstlendiği fonksiyonu yerine
getirebilir, yani insanoğlunun inanç ve umutlarını koordine
eden güçlü bir prensip olabilir.12
Aynı gerçek, kendisini "kararlı bir evrimci" olarak
tanımlayan Kanadalı düşünür Michael Ruse tarafından
1993 yılında düzenlenen bir konferansta şöyle açıklanmaktadır:
"Hiç kuşku yoktur ki geçmişte, ve halen günümüzde de,
bir çok evrimci evrimi, dinsiz bir dine özgü unsurlara
sahip bir fikir olarak benimsemiştir... Bana öyle geliyor
ki bilimsel bir teori olarak evrim, temeline inildiğinde,
kendini bir anlamda naturalizmin hizmetine sunmuştur..."
13 (Michael Ruse,
"Nonliteralist Antievolution", AAAS Symposium: "The
New Antievolutionism," February 13, 1993, Boston)
İşte bu nedenle, evrim teorisinin savunucuları bütün
aleyhte delillere rağmen teoriyi savunmaya hala devam
etmektedirler. Onlara göre evrim, kendisinden asla vazgeçilemeyecek
bir inançtır. Aralarındaki fikir ayrılıklarının tek
nedeni, evrimin nasıl gerçekleştiği yönündeki farklı
modellerdir. Bu farklı modellerin en önemli örneği ise,
"sıçramalı evrim" olarak bilinen fantastik senaryodur.
Sıçramalı Evrim
Neo-Darwinist model bugün dünyada hala "evrim teorisi"
dendiğinde ilk anlaşılan teoridir. Ancak son birkaç
on yıl içinde, farklı bir model daha doğmuştur: "Kesintiye
uğratılmış denge" (punctuated equilibrium) ya da bir
diğer adıyla "sıçramalı evrim" modeli.
Bu model 1970'lerin başında,
Niles Eldredge ve Stephen Jay Gould adlı iki
Amerikalı paleontolog tarafından yüksek sesle savunulmaya
başlandı. Bu iki evrimci bilim adamı, neo-Darwinist
teorinin iddialarının fosil kayıtları tarafından kesin
biçimde yalanlandığının farkındaydılar. Fosiller, canlıların
yeryüzünde kademeli evrimle ortaya çıkmadıklarını, aniden
ve eksiksiz biçimde belirdiklerini ispatlıyorlardı.
Neo-Darwinistler aranan fosillerin bir gün bulunacağı
ümidiyle yaşıyorlardı -ki hala o ümitle yaşarlar- ama
Eldredge ve Gould bu ümidin yersiz olduğunun farkındaydılar.
Bu durum karşısında, evrim dogmasından vazgeçemeyecekleri
için, yeni bir model ortaya attılar: Sıçramalı evrim,
yani evrimin kademeli küçük değişikliklerle değil, ani
ve büyük değişikliklerle oluştuğu iddiası.
Bu model aslında bir fantaziler modeliydi. Örneğin
Eldredge ve Gould'a öncülük eden Avrupalı paleontolog
O. H. Schindewolf, "sıçramalı evrim"e bir örnek verirken,
tarihteki ilk kuşun, bir "grossmutasyon"la, yani genetik
yapıda tesadüfen meydana gelen dev bir değişiklikle,
bir sürüngen yumurtasından çıktığını iddia etmişti.14
Aynı teoriye göre, bazı kara hayvanları,
geçirdikleri ani ve kapsamlı bir değişiklikle birdenbire
dev balinalara dönüşmüş olabilirlerdi. Bilinen tüm genetik,
biyofizik ve biyokimya kurallarına aykırı olan bu iddialar,
ancak kurbağaların prenslere dönüştüğünü anlatan çocuk
masalları kadar bilimseldi. Ama neo-Darwinist iddianın
içine girdiği kriz karşısında sıkıntıya düşen bazı evrimci
paleontologlar, bundan kaçmak için neo-Darwinizm'den
daha da saçma olan bu teoriye sarıldılar.
 |
 |
 |
 |
 |
 |
 |
 |
 |
| Bugün
başta ABD ve Avrupa ülkeleri olmak üzere dünyanın
pek çok ülkesinde onbinlerce bilim adamı evrim
teorisini reddediyor, teorinin geçersizliğini
ortaya koyan çok sayıda bilimsel kitap yayınlıyor.
Üstte, bunlardan bir kaçı. |
| |
Bu modelin tek hedefi, başta belirttiğimiz gibi, neo-Darwinist
modelin açıklayamadığı fosil boşluklarını açıklamaktır.
Ancak şu kesin bir gerçektir ki, fosil boşluklarını
"kuşların sürüngen yumurtalarından aniden çıktıklarını"
öne sürerek ya da benzeri iddialarla açıklamaya kalkmak
tam anlamıyla akıl dışıdır. Çünkü bir türün bir başka
türe evrimleşmesi için, genetik bilgisinde çok büyük
oranda ve faydalı bir değişiklik gerekir. Oysa hiçbir
mutasyon genetik bilgiyi geliştirmez, ona yeni bir bilgi
eklemez. Mutasyonlar sadece genetik bilginin eksilmesine
ve bozulmasına yol açarlar. Sıçramalı evrim savunucularının
hayal ettikleri "dev mutasyonlar" ise, genetik bilgide
dev azalma ve bozukluklar oluştururlar.
Kaldı ki, "sıçramalı evrim" modeli de, neo-Darwinist
modeli ilk aşamada çökerten soru, yani "ilk canlılığın
nasıl oluştuğu" sorusu karşısında yine ilk aşamada çöker.
Tek bir protein bile tesadüfen oluşamadıktan sonra,
bu proteinlerden trilyonlarcası tarafından oluşturulacak
organizmaların "sıçramalı" mı, yoksa "kademeli" bir
evrim mi geçirdikleri sorusunun bir anlamı yoktur.
Bugün evrim dünyasında halen geçerliliğini koruyan
ve "evrim" dendiğinde akla gelen model, neo-Darwinizm'dir.
İlerleyen bölümlerde, önce neo-Darwinist modelin iki
hayali mekanizmasını inceleyecek, sonra da fosil kayıtlarına
bakacağız. Daha sonra ise hem neo-Darwinist modeli hem
de "sıçramalı evrim" gibi diğer modelleri geçersiz kılan
bir konuyu, ilk canlılığın nasıl oluştuğu sorusunu ele
alacağız.
Baştan belirtmekte yarar olabilir: Her aşamada karşılaşacağımız
gerçek, evrim senaryosunun gerçeklerle hiçbir ilgisi
olmayan bir masal ve büyük bir aldatmaca olduğudur.
140 yıldır dünyayı aldatmak için kullanılan bu senaryonun
savunulması ise, özellikle son bilimsel bulgular karşısında,
imkansızdır.
|
DARWİN'İN IRKÇILIĞI
ve TÜRK DÜŞMANLIĞI
Charles
Darwinin önemli fakat az bilinen bir özelliği,
Avrupalı beyaz ırkları diğer insan ırklarına göre
çok daha ileri sayan bir ırkçı olmasıdır. Darwin,
insanların maymun benzeri canlılardan evrimleştiğini
öne sürerken, bazı ırkların çok daha fazla geliştiğini,
bazılarının ise hala maymunsu özellikler taşıdığını
iddia etmiştir. Türlerin Kökeninden sonra yayınladığı
İnsanın Türeyişi (The Descent of Man) adlı kitabında,
insan ırkları arası eşitsizliğin apaçıklığı gibi
yorumlar yapmıştır.1 Darwin sözkonusu kitabında zenciler ve Avustralya
yerlileri gibi ırkları gorillerle aynı statüye
sokmuş, sonra da bunların medeni ırklar tarafından
zamanla yok edilecekleri kehanetinde bulunarak
şöyle demiştir:
Editörlüğünü Charles
Darwin'in oğlu Francis Darwin'in yaptığı
"The Life and Letters Of Charles Darwin"
(Charles Darwin'in Hayatı ve Mektupları)
isimli kitabın giriş sayfası.
|
Belki de yüzyıllar
kadar sürmeyecek yakın bir gelecekte, medeni insan
ırkları, vahşi ırkları tamamen yeryüzünden silecekler
ve onların yerine geçecekler. Öte yandan insansı
maymunlar da... kuşkusuz elimine edilecekler.
Böylece insan ile en yakın akrabaları arasındaki
boşluk daha da genişleyecek. Bu sayede ortada
şu anki Avrupalı ırklardan bile daha medeni olan
ırklar ve şu anki zencilerden, Avustralya yerlilerinden
ve gorillerden bile daha geride olan babun
türü maymunlar kalacaktır. 2 Darwinin bu saçma fikirleri yalnızca teoride
kalmamıştır. Darwinizm, ortaya atıldığı tarihten
itibaren ırkçılığın en önemli sözde bilimsel dayanağı
olmuştur. Canlıların bir yaşam mücadelesi içinde
evrimleştiklerini varsayan Darwinizm, toplumlara
uygulanmış ve ortaya Sosyal Darwinizm olarak bilinen
akım çıkmıştır.
Sosyal Darwinizm,
insan ırklarının evrimin çeşitli basamaklarında
yer aldıklarını, Avrupalı ırkların en ileri ırklar
olduğunu savunmuş, diğer pek çok ırkın ise hala
maymunsu özellikler taşıdığını iddia etmiştir.
Darwin,
kendince aşağı ırklar olarak gördüğü milletlerin
arasında Yüce Türk Milletini de saymıştır! Evrim
Teorisinin kurucusu, W. Grahama yazdığı 3 Temmuz
1881 tarihli mektubunda, bu ırkçı düşüncesini
şöyle ifade etmiştir:
Doğal
seleksiyona dayalı kavganın, medeniyetin ilerleyişine
sizin zannettiğinizden daha fazla yarar sağladığını
ve sağlamakta olduğunu gösterebilirim. Düşünün
ki, birkaç yüzyıl önce Avrupa Türkler tarafından
istila edildiğinde, Avrupa milletleri ne kadar
büyük bir tehlikeyle karşı karşıya gelmişlerdi,
şimdi ise bu çok saçma bir düşüncedir. Avrupalı
ırklar olarak bilinen medeni ırklar, yaşam mücadelesinde
TÜRK BARBARLIĞINA karşı galip gelmişlerdir. Dünyanın
çok da uzak olmayan bir geleceğine baktığımda,
BU TÜR AŞAĞI IRKLARIN çoğunun medenileşmiş
yüksek ırklar tarafından elimine edileceğini,
(yokedileceğini) görüyorum.3

Sözkonusu kitabın
285. (solda) ve 286. (sağda) sayfalarında Türkler'e
hakaretle dolu olan Darwin'in mektupları. Darwin'in
burada "Kafkasyalı (Caucasian) ırklar dediği ırklar,
Avrupalılar'dır. (Modern antropoloji, Avrupalı
ırkların Kafkasya bölgesinden geldiklerini iddia
eder.)
Görüldüğü gibi Charles Darwin,
Büyük ÖnderAtatürkün Türk milletinin karakteri
yüksektir, Türk Milleti çalışkandır, Türk Milleti
zekidir ve Türklük, benim en derin güven kaynağım,
en engin övünç kaynağım oldu. gibi sözleriyle
övdüğü necip Türk Milleti için barbar ve aşağı
ırk ifadelerini kullanmaktadır. Oysa şüphesiz
insanlar arasında bir ırk farklılığı ve ayrımı
olamaz. Bir millet, ancak kültür ve ahlakıyla
yükselebilir ve üstünlük elde edebilir. Büyük
Türk Milleti ise çok köklü bir kültüre ve üstün
bir ahlaka sahip olan, bu özellikleriyle tarihe
yön vermiş şerefli bir millettir. Tarihteki sekiz
büyük dünya devletinden üçünün sahibi olan Türk
Milletinin kurduğu medeniyetler, Türkün yüksek
kültür, akıl, ahlak ve inancıyla meydana getirdiği
eserlerdir.
Darwin ise, Türk barbarlığı,
aşağı ırk gibi saldırgan ifadelerle gerçekte o
dönemdeki Avrupalı emperyalist devletlerin Türk
düşmanlığını ortaya koymuştur. Türklerin hakimiyet
ve gücünü elimine etmeye (yok etmeye) çabalayan
bu güçler aradıkları fikri temeli Darwinizmde
bulmuşlardır.
Bu güçler, Türkün Kurtuluş
Savaşında, bu çirkin düşüncelerini uygulamaya
çalışmışlardır, ancak Türk Milletinin azmi, aklı,
cesareti ve kararlılığı sayesinde büyük bir hüsrana
uğramışlardır.
Bir ırkçı ve Türk Düşmanı
olan Darwinin bilim karşısında geçersiz olan teorilerini
bugün Türkiyede savunanlar ise belki de farkında
olmadan aynı siyasi hedeflere hizmet etmektedirler.
1 Benjamin Farrington,
What Darwin Really Said. London: Sphere Books, 1971,
ss.54-56
2 Charles Darwin, The Descent of Man, 2, baskı,
New York: A L. Burt Co., 1874, s. 178
3 Francis Darwin, The Life and Letters of
Charles Darwin, Cilt 1, New York: D. Appleton and
Company, 1888 ss. 285-286 |
|